banner777
banner775
banner710

Ortak kaygılar olunca, yazı konuları, hatta (havuz medyası kadar değilse de) yazı başlıkları bile benzeşiyor.

Haftalık yazınca bir önceki haftanın genel durumu şeklinde konuları toparlarken, böyle ortak söylemler de ortaya çıkabiliyor.

İlker güzel değerlendirmiş; “çok şaşırdığım telefon” başlıklı yazısında, iyi şair Murathan Mungan’ın dizeleri üzerinden; “Her seferinde yeniden şaşırmak yorgunuyum” diye…

***************

Ünlü şairin yakındığı yorulmanın ötesinde, aslında şaşırmaya alıştık.

Bence de en kötüsü bu oldu.

E normal tabii!..

Bu kadar zincirleme reaksiyonu, böyle kısa sürelerle üst üste yaşayan bünyelerin bağışıklık sistemi ister istemez güçlenip; “yok artık” denebilecek olayları zamanla; “olur böyle şeyler" kıvamına getirince işin ayarı kaçtı.

Ülke, 2000’in ilk dilimiyle birlikte, kimilerine göre çok renkli, kimilerine göre de hayli çileli bir rotaya yöneldi.

Bana kalırsa bu yolculukta manzaranın tamamını göstermek yerine, kurgusal istasyonlarda molalar şeklinde, sürekli bir gündem değiştirilmeye zorlandık.

Rotasını kestiremediğimiz, şekilde bir yolculuk sürüyor. Görebilene ürkütücü tünelleri de var bu yolun elbette.

Sanırım bir deneyin içerisindeyiz. Deneyin sorusu da; “şaşırma eşiğimiz nerede bitecek?” olmalı.

Beraber yürünen bu yoldaki istasyonlara şöyle bir baktığımızda; Temiz ölen maden işçileri, tane olarak nesneleştirilen terör şehitleri mi görmedik?

Sembolü başak olmuş medeniyetlerin yaşadığı bu topraklar, şimdi tarım ithal ediyor mesela...

Aile ve Çocuk Bakanlığı olup da, bu kadar kadın cinayeti ve çocuk tacizinin olduğu bir yerde, bir vakfın ayıbını örtmek için oy kullanan vekillerin aklama kararı sonrası, tebrik kuyruğun girip bakanı kutlamasına ne diyebiliriz ki?

Gözaltına alınan ya da tutuklanan gazeteciler konusundaki kariyerimiz zaten şampiyonlar ligi…

Deli Dumrul efsane değil, ilham alınması gereken bir halk kahramanı olmasaydı şayet o yolların, o köprülerin parası kimden çıkacaktı?

Üretim desen nüfusun arttırılması dışında ekonomi dahil herhangi bir platformda yer almıyor.

Nüfus patladı ama Türkçe konuşan yok!

Pandemiden önce, İstiklal’de, uzun süredir görmediğim bir arkadaşımla buluşacaktım.

Görür görmez öyle sıkı sarılıp öpmüşüm ki; “Çok mu özledin” deyince, “Yok ya! insan Türkçe konuşan birini görünce kendini memleketinde sanıyor” deyince sinirden dakikalarca gülmüştük.

Devlet, belediyeler çalışsın diye baskı oluşturur benim bildiğim.

Bakıyorum artık tersi…

Tamam, dış politikayı uzmanları değerlendirsin de, elçilerin tercümanı olduğu günlerdeyiz be arkadaş...

Ülke gelirinin kaynağı halindeki şans oyunlarına olan güven kaybı ve yanına yanaşılamayan vergiler yüzünden tekel ürünlerine talep azalınca, sanırım yeni kaynak trafik cezaları oldu.

Haliyle, eskiden ülkenin ve kentlerin geçim kaynağı hanesinde yer alan tarım, hayvancılık, madencilik, endüstri yazılı sosyal bilgiler ders kitapları da, günümüzde masal klasiği oldu.

Bir önceki hafta yeni nesil bekçiler ve ultra yetkileri konusu tartışılırken, geçen hafta baro başkanlarının yaşadığı olay mesela!..

***************

Sokaklarda maskesi burnunun altında hayata meydan okuyan cesur yüreklilerimize rağmen, maalesef büyük bir dertle cebelleşiyoruz.

Hayatta kalabilme çabası için almaya çalıştığımız önlemler, yaşamı, ticareti, sosyal hayatı bıçak gibi bölen kısıtlamalar, tıbbi gelişmeler konusunda beklenen hayırlı haberler, acaba aşı ne zaman çıkacak sorusunun cevabı gibi pek çok derdimiz yetmezmiş gibi, şimdi de cübbeleri sırtında yürüyen baro başkanlarına yapılan muamele…

Şaşırdık mı?

Sanmıyorum.

Hukuk devletinin savunma kanadı olan avukatlar “serbest” olunca, bağımsız düşünüp keyif kaçırmasınlar diye; çoklu alternatifler üzerinden bir baro sistemi oluşturma çabalarına karşı toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını kullanınca, kıyamet koptu.

Ülkenin başkentine girmesi engellenen baro başkanları…

Vay canına!..

Neyse ki, utanç kısa sürdü de 200 metrelik bir yürüyüş ve sonrasında kendi araçları ile Ata’nın huzuruna varabildiler.

***************

Burada yazmaya başlarken, hafta da bir yazı demiştik.

Şimdilik, doz arttırmaksızın bu düzende devam ediyoruz.

Ama haftalık yazınca notlar alıp, kademe kademe ilerliyoruz.

Ben bu satırları yazarken, gazetecilik mesleğini onuruyla yapmaya çalışan altı genç insanın

Çağlayan adliyesindeki mahkemesi devam ediyordu.

Akşam saatlerinde düşen haberlerde gazetecilerin 3’ü serbest kalırken, diğer üçünün tutukluluk halinin sürmesi kararı çıktı.

Yazının başında belirttiğimiz gibi gelenek bozulmadı ve buruk bir sevinç yaşamaya alıştırılan bizler için yine aynısı oldu.

Bu karar, yağmur altında şemsiyesiz yürüyen baro başkanlarının, hukukun koruyucu şemsiyesi için vermek istedikleri mücadele açısından da iyi okunması gereken bir örnektir.

Yazmak, özgür ruh gerektirir. Yazıyı sınırlamak, gerçeği çarpıtmak ve yazanı cendereye almakla düşünceyi yok edemezsin.

İnsanın doğası kabul etmez en başta bunu…

Umarım kentim ve ülkem adına daha güzel şeyleri paylaşabileceğimiz yazılarda buluşuruz.

Sağlıklı ve mutlu bir hafta geçirmenizi dilerim.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×

Dikkat!

Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner1

banner475

banner589

banner23

banner642

banner773

banner759

banner612